Bir bakıyorsunuz pazartesi, bir bakıyorsunuz cuma. Zaman akıp gidiyor, son nefeslerimiz yaklaşıyor. ”Dünyada ölümden başkası yalan” diyordu şairin biri. Biz de diyoruz ki; “Dünyada Muhabbetullah’tan başkası yalan”, Allah’ı bilmek ve itaat etmek Allah’ı sevmek için değil mi? Allah’ı seviyor musun? Bil ki O da seni seviyor.
Allah sevgisinin tezahürleri, Allah’tan gelenlere razı olmak, Allah’ın sevdiklerini sevmek, Kur’an–ı Kerim’i sevmek, Allah’ın razı olduğu güzel sözleri sevmek. Bir dua vardır; “Allah’ım bize Senin sevgini, Seni sevenlerin sevgisini ve Sana ulaştıracak salih amellerin sevgisini ver” ve “Bizi cennete yaklaştıracak sözlerde ve işlerde bulunmayı nasib eyle!”
Tasavvuf büyükleri derler ki; Allah’ı sevmek ancak Resulullah (sav)’i sevmekle mümkün olabilir. Çünkü Resulullah Efendimiz Mir’atullah’tır, Allah’ın aynasıdır. Efendimizi sevmek de O’nun yüce sıfatlarını bilmekle mümkün olabilir. Bir hadis–i şerifte buyrulur; “Kim Allah’a kavuşmaktan hoşlanırsa, Allah da O’na kavuşmaktan hoşlanır. Kim de Allah’a kavuşmaktan hoşlanmazsa, Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.”
İnsan günahkar olsa bile Allah’ı Rab olarak tanır, yaptıklarından pişmanlık duyar ve affedilmeyi umarsa, Allah’a kavuşmaktan da hoşlanır.
Bir kudsi hadiste buyruluyor ki; ”Ey Ademoğlu! Ben sizi boşuna ve başıboş bırakmak için yaratmadım. Ben sizden gafil değilim, her şeyinizden haberdarım. Siz benim katımdaki nimetlere ve müjdelere ancak, hoşunuza gitmeyen şeylere karşı, Benim rızam için sabrederek ulaşabilirsiniz.”
Hoşumuza gitmeyen şeylere sabretmek imanın bir göstergesi değil midir? İnsan zorlandığı olaylara imanı nisbetinde sabredebilir. Allah (cc) bizleri sabredenlerden eylesin.
Allah’ı seven O’ndan razı olur, O’ndan razı olan O’nun da rızasını kazanır. Allah–ü Teala Mutlak Güzeldir. Mutlak Güzele kavuşmak da güzeldir. Allah’ın bizim için yazdıkları da güzeldir, yeter ki biz görelim ve duyalım, hikmeti kavramaya çalışalım. Allah’ı seven sevilmesi gereken her şeyi sever. Allah’ı seven güvenli bir koy’a yanaşmıştır.
Allah bizleri kendisine dayananlardan, hakkıyla sığınanlardan eylesin.
Sabır, insana üstün bir ahlak kazandıran, onu pek çok yönden geliştiren ve kişiye din ahlakını yaşamayan insanlarla kıyaslanmayacak derecede güzel ve huzurlu bir yaşam sunan bir özelliktir. En önemlisi de iman edenler, Allah rızası için gösterdikleri sabrın karşılığını dünya hayatında ve ahirette kat kat artırılmış olarak alırlar.
Sabrın gerçek anlamını bilen ve bu ahlak özelliğini Allah'ın beğeneceği umulan şekilde yaşayan tek topluluk müminlerdir. Çünkü onlar, Kuran'ı rehber edinmişlerdir. Kuran ise sabrın gerçek manasını, Allah Katında nasıl bir sabrın makbul olduğunu açıklayan bir kaynaktır. İşte bu nedenle de Allah'ın ayette emrettiği gibi, "güzel bir sabırla sabreden"ler sadece Kuran'a tabi olan müminlerdir:
"Şu halde, güzel bir sabır (göstererek) sabret." (Mearic Suresi, 5)
Kuran'da sabretmek konusunda bildirilen bir diğer gerçek ise, sabretmenin insanları karanlıklardan nura çıkaracak yollardan biri olduğudur. Sabır dünyada ve ahirette tüm samimi iman sahiplerini -Allah'ın izniyle- karanlıklardan nura çıkaracaktır. Bu güzelliklerin ve üstünlüklerin bazılarını şöyle sıralamak mümkündür:
Sabrın Kazandırdığı Büyük Bir Nimet: Akıl
İnsanların akılcı davranmalarını engelleyen en önemli sebeplerden biri, sabırsızlıkları neticesinde ortaya çıkan fevri düşünceleri ve tavırlarıdır.
Ani bir öfke ya da ani bir hırsa kapılmak aklı kapatır ve insanı bir anda hiç düşünmeden hareket etmeye itebilir. Aynı şekilde korku, alınganlık, dargınlık gibi tavırlar da, insanın mantıklı ve akılcı düşünmesini engelleyebilir. İşte Kuran ahlakının kazandırdığı sabrı yaşamayan kimseler, hayatlarının büyük bölümünde bu tür duygularına yenik düşer ve akılcılıktan tamamen uzaklaşırlar.
Müminler ise Allah'ın emrine uyarak sabretmeleri sonucunda, akıl gibi çok büyük bir nimete kavuşmuş olurlar. Sabırlı bir insan, bu özelliği sayesinde karşılaştığı olayları ani bir heyecan, korku ya da duygusallık içerisinde değil, sakin ve itidalli bir biçimde değerlendirebilme imkanına sahip olur.
Olayları derinlemesine ve çok yönlü düşünerek, her konuda olabilecek en akılcı sonuçlara varıp en faydalı kararları alabilir. Daha da önemlisi mümin, sabrı neticesinde Kuran'ın tüm emirlerini en güzel şekilde uygulayabilir.
Sabırlı davrandığı için hayatının her aşamasında, olayları Kuran hükümlerine uygun olarak değerlendirdikten sonra harekete geçme fırsatını yakalar. Kuran ahlakına uyanları Allah doğru yola ve en mükemmel tavırlara, en akılcı düşüncelere yöneltir. Dolayısıyla sabreden bir insan, Kuran hükümlerini en güzel şekilde uygulamakla bir yandan da bu hükümlere uymanın getirdiği üstün aklı kazanmış olur.
"Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz." (Nahl Suresi, 97)
Sen olmasaydın yaratılmazdı bu koca alem... Senin adının yüceliğinden dayanamayıp çatladı kalem... Sen ki bir rahmetle geldin... Ve karanlık katılaşmış kalpleri, merhametinle, iman kuvvetinle yumuşattın... Biz senin o nurani yüzünü göremedik senin güzel kokunu içimize doya doya çekemedik... Ama Senin o kokunu koklar gibi senin o yüzünü görür gibi sana aşığız .. Bu can artık bıktı usandı. Gafletten dedikodu ve gıybetten... Seni sevdim ve seni özledim Hala gelmeyecek misin? Bu günahkar, yüzü kara, boynu bükük yetimi yanına alarak sevindirmeyecek misin?
Sen ki yetimleri sever ve başlarını okşar gönüllerini alırdın, gözlerinden o acı dolu yaşları siler bağrına basardın...
O günler geride kaldı ya Rasulallah. Artık kimse gelip okşamıyor yetimlerin başını, kimse bağrına basıp almıyor o kor gibi yanan gönüllerini. NERDESİN??... Biz yetimler seni arıyoruz... Seni özlüyoruz... Bir kere olsun gelip de almayacak mısın gönlümüzü??... Hatırlar mısın ya Rasulallah... Hani bir sahaben vardı. Sana aşık olmuş bir sahabe... Gece yarısı da olsa dayanamayıp seni görmek için gelmişti kapına ve:
"YA RASULALLAH hasretine dayanamayıp kapına geldim... Senden bir an bile ayrı kalamıyorum seni çok özlüyorum" demişti... Sende memnuniyetini ifade ederek tebessüm etmiştin... Hani sahabeler senin o gönülleri mest eden yüzünü görebilmek için yarış ederlerdi... Gizli gizli seni rahatsız etmeden sana hayran hayran bakarlardı... Ve korkarlardı... Senden ayrı kalacağız diye... Bir gün bir sahabe gelip:
"YA RASULALLAH bizler seni bu dünyada görüyoruz ve seninle birlikteyiz... Ama AHİRETTE senin derecen bizden kat kat yüksekte biz senden ayrı kalırsak halimiz ne olur... O zaman biz ne yaparız" deyip gönlü acı ve hicran ile dolmuştu...
Sense: "ÜZÜLME; MUHAKKAK KİŞİ SEVDİĞİ İLE BERABERDİR" demiştin ve ashabını sevince boğmuştun O gün sevindikleri kadar, başka hiç bir şeye sevinmemişlerdi...
Ve sana daha da bir aşkla bağlanmışlardı... Bizler seni görmedik... Senin meclisine gelip önünde boynu bükük bir vaziyette diz çöküp o insanı kendinden geçiren yumuşak sesini işitemedik...
Ama inanki bizler seni seviyoruz ve senden dünyada ayrı kaldığımız gibi ahirette de ayrı kalmak istemiyoruz... Bize acı ya Rasulallah... Bize acı...
Yürümek için dik duruşu ve gönüllü olan yolcu gerek dedik. Ama bir de yol gerek… Bu yol ki… Dosdoğru yol… hedefine şaşırtmadan ulaştıran, güzelliğe, mutluluğa götüren yol… Yol belli yolcu belli… Peki sorun ne ki? Yol dümdüz önümüzde ve ilk biz yürümeyeceğiz… Yani yanlız değiliz. Yürümeyi öğretenler dimdik önümüzde bütün heybetleriyle.
Peki.. Biz nerdeyiz? Herşey yürüyor, zaman, ömür, gençlik, sağlık, herşey su gibi akıp gidiyor… yürümüyor adeta koşuyor. Peki biz yürüyormuyuz? Bu yolu bilmeden anlamadan ve en önemlisi sevmeden yürüyemeyiz ki? Herşey yürürken biz nerdeyiz? Hangi oyunda oynaştayız? Yürümeyi biliyormuyuz? En önemlisi yürümek istiyormuyuz?
Cevabınız evetse eğer önce gönlünü ayağa kaldır. Oturanlar yürüyemezler, hele yatanlar hiç… Ama ayaklarınla değil gönlünle yürüyeceksin bunu bil…. Gönülle yürüdünüzmü hiç…. Yürüyenler dedim ya onlar, o aşıklar ayaklarıyla değil gönülleriyle yürürler… Öyle yürürler ki!!!
Onları sular boğmadı, ateşler yakmadı. Onların yollarını guvercinler sakladı… O sevda elleri… Şimdi yürüyenler gibi edebiyat yapıp lafla peynir gemisi yürütmeye çalışmadılar.
Söyleyip anlatıp yatmadılar… zaman üstü, mekanlara geçtiler Hakka yürüdüler ve Hakka ulaştılar… Yol doğru yolcu doğru ama yürüyüş bozuk olursa varılmıyor menzille… Hepsi dosdoğru olmalı…
DOSDOĞRU…..
İşte dostlar..
Yol dosdoğru Tevhid yolu.. İlk insan, ilk yol göşterici Hz. Adem'le başlayıp alemlerin rahmet, sevginin öğretmeni Hz. Muhammedle tamamlandı ve kıyamete kadar bu yolun yolcuları olucak... Yol dosdoğru, yürüyenlerde dosdoğru...
Bu yola yakışırmıyız ki bilmem. Bu yol ki menfaat için satılmaz, iki kuruşluk sevdalar için terk edilmez.
hele hele
Bu yolda başıt insanlar yürüyemez.!!
Önce gönlümüze bir yolculuk yapalım... Ta derinliklerine yürüyelim... Gönlümüzü bulursak sahibinizide buluruz.. İnşallah
Yıllar önce zihin defterime yazdığım müthiş bir söz. Hayatın zorlukları ve güçlükleri karşısında başarılı olmanın kaynağı, dost da olsa düşman da olsa, darılma yok, dayanma var. Düşmanlık yok, dostluk var. Kin ve nefret yok, sevgi ve hoşgörü var.
Yolları çok kaygan ve tehlikeli bir dünyada yaşıyoruz. Bu sebeple her türlü kazaya, sıkıntıya maruz kalma ihtimalimiz büyük. Hâdiseleri ne kadar kendi doğrularımız açısından görmeye ve organize etmeye çalışırsak, yanılma ve sıkıntılarımız o ölçüde artacaktır. Halbuki hayatımızı temel gerçekler çizgisinde düzenlememiz, bize dünya ve ahiret mutluluğunun (saadet-i dareyn) kapısını açma fırsat ve imkânını hazırlayacaktır.
Sosyal vak'alarda akıl ve irade mahkûm, duygu hâkim hâle gelirse, adalet ve ahlâk iflâs eder, güven sarsılır. İnsan kendisine başkalarının nazarı ile bakmalıdır, çünkü kişi kendi kusurunu görmez ve görmek de istemez. Başkalarına karşı davranışlarında da, onları kendi yerine koyarak muamele etmelidir. Kendi canı, malı ve namusu ne kadar kıymetli ve mukaddes ise, başkalarının canı, malı ve namusunun da en az o kadar kıymetli ve mukaddes olduğunu sürekli şuur üstünde ve şuur altında bulundurmalıdır.
Zaman, yudum yudum gençliğimizi ve ömrümüzü yutmaktadır. Her an dünyadan ve sevdiklerimizden uzaklaşmaktayız. Vakit zayi etmeden ve fırsatları kaçırmadan durum değerlendirmesi yapmalı; geçmişi değerlendirip, geleceği çok iyi plânlamalıyız.
Bu plân ve projenin temelinde, makam-mansıp düşüncesi olmamalı: ahlâkî erozyona maruz kalan, sıkıntı ve zulüm altında kıvranan insanlığın saadeti, huzuru ve emniyeti olmalıdır. Küçük hesaplar, çıkarlar bizi oyuna getirmemelidir. Değil dünya, ahiret beklentilerimiz bile. bizi bu çizgiden ayırmamalıdır. Menfaat, makam, şan ve şöhret adına her şeyin meşrû kabul edildiği bir dünya bizi aldatmamalıdır.
Hak sahibine hakkı verilmeli, hak sahibi de hakkını almalıdır. Ama bu yapılırken ikinci bir haksızlığa da girilmemelidir. Hak, meşrû yollarda aranmalıdır. Ancak bu yolla kazanılan hak. adalet olur. Aksi ise zulüm olur. Muhteşem Sanatkâr'a karşı bile isyanın sınır tanımadığı bir dünyada her şeyin gönlümüze göre olmaması gayet normaldir. Yıkılmış gönüllerin tamiri gibi bir fonksiyonu, bir mesuliyeti üzerine alan kutsîlere çok büyük fedakârlık düşmektedir. Takip edilen mukaddes gâye uğrunda başa gelen musibet ve sıkıntılara isyan etmeden, yakıp yıkmadan sabretmek: nimet ve başarılar karşısında ise şımarmadan, gurur ve kibirde boğulmadan şükranda bulunmak önemli bir meziyettir. Bu meziyeti yakalayan, bu seviyeye ulaşan ferdin ve cemiyetin çözemeyeceği bir problem kalmaz. Stresli, sıkıntılı, sinirli, sabırsız ve şükürsüz toplumlarda ise yaralar büyür, rahat, huzur ve emniyet hayal hâline gelir.
Kutsiler, gerçeği tanıyabildikleri nispette, onu bir başkasına anlatma ve tanıtma ile de mesul olduklarını unutmamalıdırlar. Çünkü, insanımızın ve bütün insanlığın kurtuluş adına bekledikleri nesil onların neslidir. Tarihin bu kesitinde, kaderin önlerine koyduğu önemli bir fırsattır bu. Fırsatı kaçırmamalı, hak bildikleri yüce ve kutsî dava adına beşerî zaaflara takılıp kalmamalıdırlar. Kendilerinden beklenen fonksiyonu yerine getirmeli, halkın ve Hâlık'ın sevgilisi olmalıdırlar.
Kazanma ve kaybetme kuşağında, tercihler akıl ve iradeye dayanılarak yapılmalıdır. İnsan, irade gücünü inancıyla güçlendirerek kullandığı takdirde, Allah'ın izniyle. Hz. Yunus gibi, Ukbe b. Nafi'ler, Mus'ab b. Ümeyr (ra)'ler ve Fatih'ler gibi her türlü engeli aşabilir. Her işi başarabilir.
Yolların ayrımında bulunuyoruz; bizim yolumuz, meşakkatli ve sıkıntılıdır. Henüz buzlar erimedi. Allah korusun, kayıp düşme ihtimali kuvvetle muhtemeldir. Düşmemenin çaresi, kalp, gönül, dava ve millî birlik şuurudur. Kaybetme kuşağı, zahiren çok renkli ve çok caziptir. Beşerî zaaf ve küçük çıkarlar bizi oyuna getirmemelidir.
Gün vefa günüdür. Düz yolda herkes yürür. Asıl muvaffakiyet, sarp kayalıklarda düşmeden yürüyebilmektir.
Yol kesen ve bu yürüyüşe engel olmak isteyenler her zaman bulunacaktır. Önemli olan, yolda dökülüp, hem kendimizi hem de içinde bulunduğumuz topluluğu helâke sürüklemeden yola devam edebilmek ve düşmeden yürüyerek bu yolda sebat gösterebilmektir.